Yazar: Şeyma BULUT
Aşk ve savaş yıllarca yazarlar, şairler ve sanatçılar tarafından eserlerine konu edilmiştir. Genelde de aşıkları karşı karşıya modelize ederek anlatılır ama bazen, nadir de olsa iki aşığın sırt sırta mücadelesi de verilir. Zeus ve Hera gibi dersek yanlış olmaz sanırım. Hera, Zeus’un her zor kararında, savaşında tüm ihtişamıyla onun arkasında duran bir tanrıçaydı. Hatta bazı özellikleriyle Zeus’tan çok daha güçlüydü. Zeus ise zaman zaman ters düştüğü karısının güvenliğini her şeyden üstün görürdü. Hephaistos, Hera’yı tutsak ettiğinde, Zeus onu geri alabilmek için bütün kurallarını çiğnemişti. Sadi ve Songül de tam olarak buradalar, şu anda. Hem iç dünyalarında hem de fiziki dünyada ateş hattının tam ortasında kaldılar ve sırt sırta vererek savaşmaktan başka çareleri yok. İkisi de zaman zaman kuralları çiğnerken Songül doğru yoldan çıkmadan hayatta kalmaya çalışırken, Sadi karısı için iki hayatın arasında mekik dokuyor.Onun için tek kural Songül’ün hayatta kalması oldu. Söz konusu karısının hayatı olduğunda Sadi için her şey önemini yitirdi. Yeni hayatının kurallarını dahi çöpe atarken, Songül de hayata hiç olmadığı kadar tutunmaya çalışıyor çünkü artık yalnız değil…
Geçtiğimiz haftalarda Sadi için artık önemli olanın yeni hayatı olduğunu, bu hayatın tam merkezine de Songül’ü aldığını söylemiştik. Okuldaki öğretmenlerin dediği gibi, onun sırtından artık büyük bir yük kalktı. Vicdanı rahat, yeni hayatında, sevdiği insanla mutlu bir hayat sürmek istiyor ama bu o kadar kolay olmayacak. Belki klişe bir düşünce olabilir ama mutluluğun bir bedeli vardır. O bedel ödenmeden, o sevgi sınanmadan hayat kimseye mutlu son yazmaz. Sadi de şu anda en kritik yerden sınanıyor : Songül! Onun hayatta kalması için neredeyse gece gündüz nöbette. Songül’e giden tüm tehlikeleri tek tek ortadan kaldırırken aslında Sadi’nin kendi hayatıyla ilgili çok da korkuları olmadığı anlaşıldı. Biliyosunuz Osman Baba, Sadi ilk tanık koruma programına girdiğinden buna Sadi’nin peşinde ve Sadi de bunu biliyor. Bir kere bile hamle yapmadı. Osman Kırdarlarla anlaşma masasına oturduğu anda Sadi için her şey önemini yitirdi diye düşünüyorum zira Songül’ün hayatı tehlikeye girdiğinden bu yana iki cinayet işlendi. Önce tetikçileri, sonra da ezeli düşmanını yok etti. Bunu da Songül için yaptı ve tek bir sebebi var : Sadi yeni hayatını Songül olmadan yaşamak istemiyor. O artık eski hayatında değil ancak Songül için gerekirse yeniden siyaha dönebileceğini de gösteriyor. Onun tek isteği Songül’ün iyi olması. Bunun için karısıyla arasındaki tüm engelleri kaldırırken, onu kendisinden alabilecek herkese karşı da korumaya çalışıyor ancak bu sandığı kadar kolay olmayacak zira Songül’ün etrafındaki düşmanlar sadece Sadi tarafında ya da suç dünyasından değil, emniyetin içinde bile var.
Kırdar Lojistik’in güçlü bir şirket olduğunu ve kollarının uzun olduğunu bir süredir biliyorduk ama emniyete kadar uzandıklarını bu hafta öğrendik. Bildiğiniz üzere Songül’ün babası kendi döneminin en iyi polislerinden biriydi ve onu alaşağı etmek için zannımca içeriden birileri kullanıldı. Zaten Nejat “İşimiz yine sana düşebilir” derken bence Metin meselesinden bahsediyordu. Benim de aklıma buradan Songül’ün babasının arkadaşı geldi şimdi ne yalan söyleyeyim. Bir insanı tuzağa düşürmenin en kolay yolu, en yakınından vurmaktır çünkü insan saldırıyı bir tek oradan beklemez. Zaten böylesine bir operasyonun izlerini ancak içeriden kapatabilirlerdi. Kaldı ki daha ilk andan Sadi’nin şüpheli bakışlarını ve Songül’ü onunla yalnız bırakmak istememesini düşünecek olursak bu kedi fare oyununun yeni başladığını düşünüyorum. Songül’ü tehlikeden uzak tutmak isteyen Sadi için de bu kolay değil zira karısı trafik polisi değil ve tehlike anında babasının kızı olarak gözünü kırpmadan kendini tehlikeye atabilecek, girdiği her kavgayı kazanacak güçte bir kadın ve Sadi’nin bu duruma alışmak gibi bir niyeti de yok.
Sadi ve Songül arasında ilk bölümden bu yana çatışma vardı ancak ilk kez Songül’ün işi yüzünden Sadi büyük problem yaşıyor. Bunun sebebi de eril ve gerici bir bakış açısı değil daha çok Songül’ün etrafında her gün daralan ölüm çemberi. Songül’ün örgüt üyeleriyle çatışmaya girmesi aslında Sadi’n de Songül’ü daha iyi tanımlamasına yol açtı. Songül tanıdığı diğer kadınlar gibi narin ve kırılgan biri değil aslında. Daha doğrusu söz konusu suçlular olduğunda, mesleğinin gereğini yapmak olduğunda Songül çelik gibi güçlü, kendine yetebilen bir kadın. Sadi bunu bilmiyor değildi ama onun peşinde olan insanların bu operasyonları kullanarak karısına zarar vereceğinin de farkında olduğundan çok endişeli. Sadi bence Songül’ün bu kadar kendine yeten biri olduğunun daha yeni ayırdına varıyor. Hatırlarsanız onu tren garında ararken “Narin” olarak tanımladı. Aslında Songül hiç narin biri değil ancak Sadi’ye karşı oldukça narin ve kırılgan birine dönüşüyor. Bu sebeple de Sadi oldukça şaşkındı bu hafta ama ondaki en keskin duygu neydi biliyor musunuz? Gururdu, Sadi bu hafta Songül’e hem daha çok hayran oldu hem de onunla gurur duydu. Songül alışmışın dışında bir kadın ve bence biz hala onu tam olarak tanımıyoruz.
Songül Acarerk Payaslı bu hafta bize hem duygusal hem de görsel anlamda bir resital sundu. Kocası onunla gurur duyarken ben de Songül ile ilgili bir çok ayrıntı yakaladım. Bir kadın olarak öncelikle ekranda böylesine kendine yetebilen birini izlemenin keyfi çok başka ve Devrim Özkan da her ayrıntısıyla hayran olunacak bir karakter yaratmış. Bu hafta onun Songül’ü beni derinden etkiledi. Songül Payaslı tam da Sadi’nin tanımladığı gibi narin ama bir yanı da demir gibi çelikten bir kadın. Bu hafta onu iki kez operasyonda gördük ve ikisinde de şunu söyledim :Sadi olmasa da alnının akıyla çıkardı. Tam bir çetin ceviz. İki operasyonda da çok cesur olduğunu gördüm. Gözünü bile kırpmadı. Gereken neyse onu öyle güzel yaptı ki bence Sadi bile biraz şaşırmıştır. Peki teröristlerle, Kırdarların katilleriyle dövüşen Songül gerçekten de hiç bir şeyden korkmuyor mu? Elbette korkuyor. Şu anda Songül’de hayat bulan iki keskin korku var : Birincisi Sadi’ye kendisi yüzünden bir şey olması, diğeri de onu kaybetmek.
Songül’ün emniyetteki konuşması aslında bende birçok boşluğun dolmasını sağladı. Öncelikle Songül, işine aşk denen bir duyguyla yürekten bağlı bir kız. Sırf bu yüzden de işinin gereğini yaparken asla korkmuyor, ne gerekiyorsa onu yapıyor. Bu bazen sıcak temas denen çatışma da olabildiği gibi bazen de lendi peşine düşen katillerle yakın dövüşe girmek de olabilir. Songül’ün işini yaparken tek motivasyonu da babası Metin Acarerk. Zaten konuşması babasına adanmış baş yapıt gibiydi. Ona layık olmak istiyor. Babası doğru bildiği yoldan şaşmadığı için öldürüldü ve Songül de emin adımlarla onun arkasından yürüyor. Songül büyük ihtimalle bu sebeple bugüne kadar hayatına kimseyi almadı, işini yaparken ardında kimseyi bırakmak istemiyordu diye düşünüyorum. Düşünsenize Songül gibi ince ruhlu, düşünceli ve karşısındaki kalbiyle seven bir kadın aslında çok yalnız. Ödül törenine bile bir tek Sadi geldi. Metin Acarerk iyi bir polis olduğu için ardında gözü yaşlı bir kız çocuğu bıraktı. Büyük ihtimalle Songül de aynı şeyi yaşatmak istemediği için yalnızlığı seçti. İlk bölümlerdeki sertliğini hatırlayınca bu fotoğraf çok daha belirgin hale geliyor. Büyük ihtimalle Sadi’nin de kendisi için bu kadar önemli olacağını hiç düşünmemiş hatta ihtimal bile vermemiştir. Bir süre işimi yaparım sonra da yoluma giderim demiştir ama işte hayat biz planlar yaparken başımıza gelenlerdir. Songül bu adamdan ne zaman kurtulurum derken bir anda kendini mutlu bir yuvanın içinde buldu.
Sadi, Songül için “Atanamamış Al Capone” iken bir anda bir ödül töreninde “Hayatımdaki en önemli insan” konumuna yükseldi. Songül babasının katillerini ararken kimseye güvenmemeyi, yarım bırakmamak için de kendisini yalnızlığa mahkum bırakan biri. Ancak Sadi’nin varlığı ona unuttuğu duyguları hatırlatıyor. Yalnız olmadığını, artık onun da sırtını dayayabileceği bir insan olduğu gibi hisleri yeniden yaşadı. Büyük ihtimalle sadece ailesi varken yaşadığı bu durum, şimdi bir de Sadi ile hayata geçiyor. Artık yalnız olmadığını, hayatında ona değer veren, seven bir insan olduğunu bilerek yaşayan Songül için hayatta kalmak önemli hale geldi. Artık hayatın mutlu tarafında olabilmesi için Sadi gibi bir sebebi var ve o bu inanca tutulmuş gidiyor.
Songül için söylediklerim aslında bir bakıma Sadi için de geçerli. Sadi, Emin olduğu zamanlarda bu hayatın karanlık kısmını yaşıyordu. Bir kız çocuğunun hayattan koparılması üzerine tanık oldu, çeteleri çökertti ama yine de aşk dolu, ya da gerçekten aile olacağı bir hayata düşeceği herhalde aklına bile gelmezdi. Songül onun hayatına girdiğinden bu yana aslında ona karşı bazı duyguları hep besledi, bir tarafıyla da ona tutundu diye düşünüyorum. Kendi deyimiyle “Onun dürüstlüğüne, iyiliğine” vurulmuştu ama bence kendini layık görmüyordu. Kendini çöplükte tanımlayan, Songül’ü de beyaz, narin olarak yorumlayan biri olarak sevilmeyi düşünmemişti bile belki de ama o küçük kız çocuğu ona sadece karanlıktan çıkma yolunu değil, belki de uzun zamandır yaşayamadığı sorgusuzca sevilme, olduğu gibi kabul edilme duygusunu da yeniden kazandırdı. Songül Sadi’yi tüm geçmişiyle kabul etti ki elektrik faturaları yüzünden karısı ona kahraman dediğinde, “Her kahramanın gönlünde başka bir kahraman yatar” diyerek aslında içinde bulunduğu durumu net olarak söyledi. Sadi Songül’e aşık oldu ve eskiden bunu sadece gösterirken artık diliyle de söylemeye başladı. O, karısıyla gurur duyan ama bunu yaparken de onu için her an endişelenen, yine de eşim dediği insanla hayaller kuran birine dönüştü. Onları hep Zeus ve Hera’ya benzetiyoruz ya aslında gerçekten öyleler. Onlar da her koşulda birbirlerine destek olan, asla yalnız bırakmayan, sırt sırta vererek savaşan bir çiftti. Songül ve Sadi de öyle. Günün yarısını didişerek geçirseler de ikisi de artık birbirlerini sevdiklerinin, birlikte olduklarının farkındalar diye düşünüyorum ve Songül’ün Sadi’nin geçmişinin bilmediği kısmına olan merakını da gün geçtikçe artmasına sebep oluyor. Sadi için çok tehlikeli olan bu sulara o girmek istemese de Songül için bir süre sonra en önemli mesele haline gelebilir, benden söylemesi.
Şimdi bir kadın olarak Songül’ün Sadi ile ilgili iki tane sıkıntısını görüyorum. İlkini dans ettikleri sahnede yakalamıştım : Sen kendine kız arkadaş mı yaptın? demişti. Burada aslında hayatında kendisinden başka biri var mı sorgusuyla birlikte, Sadi’nin kendisine olan durumunu da anlamaya çalışıyordu. Ancak bu hafta oynadıkları oyunu düşününce bu durumun Songül için hiç de basit olmadığını düşündüm. Songül bu hafta Sadi karşısında oldukça cesur ama içten içe de oldukça korkak bir tavrı vardı. Songül bence tüm bu oyunu iki soru sorabilmek için oynadı ve bir nebze de aradığı iki cevaptan birine ulaştı. Songül’ün Sadi’nin suç geçmişini bildiğini, birini öldürdüğünü bilmediğini düşünmüyorum ki daha iki gün önce tetikçiyi çatıdan sallandırdı bu adam. Tüm bu oyunun Sadi’nin ilk aşkını öğrenmek ve kendisine karşı olan duygularından emin olmak için oynadı. Sadi’nin ilk sevgilisini sorduğunda, cevap alamayınca biraz kırılsa da rujla daha önce kocasını taklit ederek sorduğu soruya “Ruj sürmeye değer biri olmadı” cevabını aldı. Tabi Sadi akıllı biri, eski sevgili sorusunun ardından bu cevabı vererek hem Songül’e “Sadece sen varsın” cevabını vermiş oldu hem de onunla olduğu sürece doğru ve cesaretli olarak adım atabileceğini gösterdi. Sadi ve Songül ilişkisinin kırılma anlarından biriydi bence o an, belki Yaver sayesinde istedikleri olmadı ama duygusal anlamda artık arada bir duvar kalmadı. Songül mektubunda yazdığı duygularını artık saklamadığını, Sadi de hayatındaki tek kadının Songül olduğunu göstermiş oldu. Her ne kadar birbirlerine böylesine güven duyan ve güvenen iki kişiye dönüşseler de maalesef Derya sırrı ilişkilerinin üstünde Demokles’in kılıcı gibi sallanıyor ve burada Songül’ün koyu kırmızı öfkesinden sadece Sadi değil, Derya da nasibini alacak gibi hissediyorum.
Derya ve Meltem’in oynadığı küçük oyun Songül’ü fazlasıyla rahatsız etti. Evet bunu sözle söylemedi belki ama gözleriyle belli etti diye düşünüyorum. Songül çok dürüst ve yalan söylemeyen biri. Ailesinin ölümü hususunda bile arkadan dolanmayıp, çatır çatır Sadi ile yüzleşmişti. Bu müdürle yemek meselesinde Meltem ve Derya’nın oynadığı oyun sayesinde, Derya’nın kendisine rahatlıkla yalan söyleyebileceğini anlamış oldu. Bu arada ben Derya’yı anlıyorum. Aşırı saçma bir olayın içerisinde ve bir türlü kendini kurtaramıyor. Mert’i saklaması lazım ama bu her geçen gün zorlaşırken, Sadi ile olan geçmişi kendisiyle birlikte herkesi bir çıkmaza sürükleyebilecek vaziyette. Bu geçmişin sırları ortaya döküldüğünde hem Derya hem Songül, hem Sadi ve hatta Mert bile kendisini bir kaosun içerisinde bulacak ve tüm bu olanların arasında Derya’nın oğlunu koruma iç güdüsü olduğunu düşünecek olursak, kıyamet kopmak üzere diye düşünmekten kendimi alamıyorum.
Sadi, Songül ve Derya arasındaki saatli bomba geriye sayadursun, Karabayır Lisesi’nde de hareketli günler yaşanıyor. Can’ın babasının meselesinden sonra iki grup arasında ipler iyice gerildi. Ozan’ın açığa çıkmasının ardından, gelincikler de karşı tarafın muhbirini patlattı ve maçta durum eşitlendi. Şimdi iki taraf da büyük bir kavganın eşiğinde diye düşünüyorum. Bir yanda aynı kıza aşık Araz ve Mert, diğer yanda Araz’ı seven Sevda, iki grubun okuldaki varlık mücadelesi derken birbirlerini anlamaları uzun sürecek diye düşünüyorum. Özellikle de Araz ve Mert arasındaki sular durulmadığı sürece, iki grubun bir araya gelmesinin tek yolunun Sadi’den geçeceğini düşünüyorum. Gelinciklerin hayran, kelebeklerin de korkuyla karışık saygı duydukları öğretmenleri onları ince ince işleyerek bir araya getirebilir yoksa bu kavga daha çoook can yakar.
Araz demişken… Onu biraz grubundan bağımsız düşünmek lazım bence. Daha önceki yazılarımızda Araz’ın derin bir öyküsü olduğunu düşündüğümüzü defalarca kez söylemiştik. Ben bu duruma üç yerde uyandım :Birincisi Araz’ın lahmacununu Sadi’ye uzattığı sahne, diğeri Sevda’nın saçlarına boncuk takması ve Gizem’i incitmeden, çok güzel sevmesi. Araz sevdiği, değer verdiği insanlara hep güler yüzünü, iyi tarafını gösteriyor. Özellikle de Gizem’e karşı kendince bir sevgisi var. Kendince diyorum çünkü Araz’ın sevgi adına bildiği pek bir şey yok. Annesi gittikten sonra deliren bir baba ve tek bildiği kavga olan bir abiyle baş başa kalmış,Araz. Ve babası sevgisiyle aklını kaçırmışken, o hala sevmekten korkmuyor. Halbuki etrafında aşkın delirttiği babası gibi bir örnek varken Araz’ın hala sevmekten korkmaması onun için hala umudun olduğunu göstermiyor mu sizce de?
Araz aslında baksa Sadi’nin kendisine olabilecek en iyi örnek olduğunu görebilir. Sadi onca yıllık karanlığın ardından buldu Songül’ü ve onların savaşı daha yeni başlıyor. Bu hafta şoke eden bir finalle diziye veda ederken, profesyoneller tarafından yolları kesilen Sadi ve Songül’ün oradan nasıl kurtulacağı benim için merak konusu. Aslında ben önce acaba Nejat’ın telefonda konuştuğu emniyetçi mi bir şey yaptı diye düşündüm ama Sadi’nin bundan haberi olurdu. Sadi emniyette de birini gördü, sonra garsona olmadık bir adres verdi ve gün sonunda yolları kesildi. Songül’ü de karşılık vermemesi hususunda durdurdu. Yazının başında Sadi’nin Songül’ü güvende tutmak için her şeyi yapacağını söylemiştim. Osman’ı devreden çıkarması, Kırdarların içine adam sokması derken açıkçası Kırdar Lojistiği de aradan çıkarmak için daha üst düzey bir oyun oynadığını düşünüyorum. Ben hala onun istihbaratçı olmadığını aksine suç dünyasından olup, zaman zaman işbirliği yapan biri olduğunu düşünüyorum. Sadi bu haliyle bizden biri, tüm doğallıyla hayatımızda çok güzel bir yere sahip oldu ama istihbarat başka bir konu olduğu için pek ihtimal vermiyorum ama bakalım senaristlerimiz hikayelerini nasıl açacaklar? Bekleyip, görelim.
Yazımı bitirmeden bahsetmek istediğim iki sahne var : Birincisi Sadi ve Nevzat arasında geçen sahneydi. Sadi’nin, Nevzat’a kadınlara, öğretmenlere, sağlık çalışanlarına saygı duyması gerektiğini anlatırken bir an gözlerim doldu. Bizler savunmasız olduğumuz için değil, bu hayatın içerisinde mücadele verirken, fiziksel olarak güçlü insanların bunu kullanarak bizleri, sağlık çalışanlarını, öğretmenleri hırpalamaması, saygı duyması gerektiğinin altı çok güzel çizildi. Bu arada Nevzat’ın da artık Sadi’ye saygı duymasıyla değişmeye başlayacağını hisseder gibi oldum ama çok da emin değilim.
İkinci sahneyse Yeliz hocamın, müdürle yaptığı konuşmaydı. Kardelen ibaresi bizim dilimize Türkan Saylan ile girdi. İki haftadır onun anılması benim çok hoşuma gidiyor. Bu ülkede Yeliz gibi, Sadi gibi öğretmenler var ama müdür gibi, öğretmenler odasındaki umursamaz, öğretmenliği müfredatı anlatmak sananlar da var. Gelsin Hayat Bildiği Gibi bize aslında eğitimcinin nasıl olması gerektiğini çok güzel gösteriyor. Bazılarının olmak istemediği, emeklilik hayalleri kurup gitmek istediği yer, Anadolunun ücra köşesine yaşayan bir kız çocuğunun en büyük hayali olabiliyor. Yeliz hocanın müdüre haddini bildirmesi de, kardelenlerin yalnız olmadığını göstermesi de çok özeldi. O zaman gelmesin mi Yeliz ve Sadi’den bir kardelen operasyonu?
Bu haftalık da benden bu kadar. Haftaya görüşmek üzere, sevgiyle kalın ve mucizelere inanmaktan asla vazgeçmeyin.