YAZAR : Simay DEMİR 

Birine güç verilmesi, o gücün kontrolüyle insanoğlunun yapabilecekleri tarih boyunca insanların ilgisini çekmiş ve bu durumu incelemek için birçok deney dahi yapılmıştır. Stanford hapishane deneyi mesela; güç zehirlenmesi yaşayan insanların neler yapabileceklerini en iyi gösteren deneylerden biri bana göre. Bu deneyde psikolog Philip Zimbardo iki grup öğrencinin birine mahkum diğeriniyse gardiyan olarak belirli roller verdi. Mahkumlara deney süresince gardiyanların emirlerini dinleme zorunluluğu getirilirken , gardiyanlara ise mahkumlara sözlerini geçirebilmek için olabildiğince sert davranmalarını; ancak şiddete kesinlikle başvurmamalarını tembihledi. Deneyin daha ikinci gününde gardiyanlar tarafından mahkumlara psikolojik şiddet uygulanırken sonraki günlerde hapishane müdürünün karışmadığı gözlemlendiğinde önce gizli gizli sonra açıktan şiddet uygulanmaya başlandı. Gardiyanların bazıları ilk başta yapılan şeylere karşı çıksa da onlarda onlara verilen gücün etkisiyle kısa sürede kendilerini rollerine kaptırdılar. 15 gün sürmesi planlanan deney sadece 6 günde kontrolden çıktı ve bitirilmek durumunda kalındı. Zira mahkumların çoğu baskıdan ve şiddetten korkan, sinen kişilik davranışları sergileyip psikolojik sorunlar yaşamaya başlarken, gardiyanlar şiddet uygulamaktan ve karşısındakini sindirmekten zevk alan birer zalim olmuşlardı. Bu deney ve bunun gibi birçok deney başta normal insan davranışları gösterenlerin dahi elde ettikleri güçle bambaşka birine dönüşebileceklerini gösteriyor.

Bu hafta Aile’yi izlerken aklımdan sürekli bu ve benzeri deneyler geçti. Aslan, Hülya, Cihan ve hatta İbrahim bile bu gücün farkında ve Devin o daha bu gücün boyutlarının farkında olmasa da bu gücün kudretinden etkilenmeye başladı bile. Ama benim asıl merak ettiğim bu güçle Aslan ve Devin’in neler yapacağı? Bu gücün mahkumu mu yoksa gardiyanı mı olacaklar? Bu hikâyede zalim olmayı mı seçecekler yoksa masumu kalmayı mı tercih edecekler?

Aslında bu soruların cevapları Aslan için şimdilik belli gibi görünüyor olsa da Devin için tam bir muamma. Devin onu tanımaya başladığımız andan beri tek başına, varlığını kimsenin yahut herhangi bir gücün etkisi olmadan sürdürmeyi başarmış ve bunu devam ettirmeye çalışan biri. Öyle ki herkesin söylediklerinin aksini kanıtlamak istercesine elde ettiği gücü reddetti hep “Soykan” ismini bile istemedi . Ta ki babasına karşı onu kullanana kadar. Tabi ki bu demek değildir hala o gücü istiyor. Çünkü Devin zaten bu soy isim olmadan da güç savaşlarının tam ortasındaydı.

Devin’in şu ana kadar iki kişiye karşı güç savaşı verdiğini gördüm ben; biri babası diğeri de Hülya Soykan. Babasına karşı yıllardır varlığını kabul ettirememişken bir anda kazanan tarafta olması hem gururunu okşadı hem de “Sen kabul etmesen de ben de buradayım” mesajı vermiş oldu. Zaten evi alacaklar ilk geldiğinde Devin’in titreyen sesi, alacakların ona Soykan olduğu için hürmet edip vazgeçmeleri sonrası güven dolu olmasıyla bu durumun ne kadar hoşuna gittiğini çok güzel gösteriyordu bana kalırsa. Yalnız burada bir durumun altını çizmek istiyorum. Devin burada Soykan olmanın gururunu yaşamadı. İlk kez babasına karşı zafer kazanmanın mağrurluğu ve artık gerçekten yalnız olmadığını anladığı bir mutluluk vardı. Yoksa Soykanlar’ın güç sevdası ve Hülya’nın Devin’i sindirmek için yaptığı her şey hala  sorun olmaya devam ediyor.

Hülya demişken onunla Devin’in sessiz savaşını en çok hissettiğim yer; Devin’in panik atak sonrası ikisinin konuştuğu yer oldu. Devin ilk kez onun yanında omuzları düşük, boynu bükük ve çaresiz gibi duruyordu ta ki Hülya’nın asıl gelme niyetini anlayana kadar. O an yeniden savaş baltalarını çıkardı. Birine karşı hâkimiyet kurmada vücut dili çok önemlidir ve Devin bunu Hülya üstünde çok güzel kullandı. Omuzlarını dikleştirdi, oturduğu koltukta doğruldu, “Burası benim hakimiyet alanım” dercesine bacak bacak üstüne atıp son sözünü söyledi. Üstelik o eve gelmeyi yine Devin Soykan olarak değil “Devin” olarak geldiğini belirtirken de kendinden baya emindi. Evet Devin çok büyük şok yaşadı yaşanılanlar karşısında, öyle ki panik atak krizi geçirecek duruma geldi ama Soykan yahut Aslan’ın gücü olmadan da gayet güçlü bir kadın bana göre. Şimdi diyebilirsiniz ama o Aslan’a karşı da güç savaşı veriyor diye. Fakat ben bu duruma katılmıyorum. O Aslan’la savaş halinde değil; sadece Aslan onun da bir birey olduğunu, kendi kararlarını kendi verebileceğini ve hayatında müdahale istemediğini bilsin istiyor. Bu yüzden hoşuna gittiği halde yine de annesinin evi hakkında hesap sordu. Çünkü bu sorunlar Aslan’dan önce de vardı ve gün gelip de ayrılırlarsa ondan sonra da devam edecekti. Bu zamana kadar kendi başına halletmişken şimdi Aslan’ın kanatları altında olmak ona göre değil, hepsi bu.

Devin istese de istemese de kanlı bir düğünle Soykan dünyasına adım attı ve bu çok zor bir adım oldu onun için. O kaoslar içinde yapayalnız kaldı. Aslan’a duyduğu aşk, onun gerçekte nasıl biri olduğunu bilmediğini farkına vardıktan sonra yaşadığı o hisler onu panik atak geçirecek kadar zorladı. Ama bence bu dönemde onu en çok zorlayan şey; ona en çok ihtiyacı olduğu halde Aslan’ın onun yanında olmamış olması. Düşünsenize Aslan’la tanıştığında beri ne zaman ihtiyacı olsa o istemese bile Aslan hep onun yanında oldu. Babasına karşı korudu, kardeşinin hayatını kurtardı, yalnız hissettirmedi hiç. Fakat bu sefer ona en ihtiyacı olduğu anda yanında yoktu. Ona kendini değersiz bir bez parçası gibi hissetmesine neden oldu ve bunun aksini gösterecek hiçbir hamle yapmadı. Aslında çok düşündüm Aslan neden o anlarda Devin’i yok saydı? Neden bir kez olsun yanına gitmedi?. Ben beni tatmin edecek bir cevap bulamayınca onu dinleyeyim dedim, ancak Aslan’ın cevabı da beni pek tatmin etmedi doğrusu. Aslan bunu utandığı için yaptığını söylese de ben nedense öyle düşünmüyorum. Aslan içi soğumadan, öfkesi dinmeden, onu zayıf gösteren bu durum ortadan kalkmadan sevdiği kadının yüzüne bakmak istemedi. Aslında bunun zayıflığı en yakınına bile göstermeme hastalığı olduğunu düşünüyorum.

Yusuf ve Hülya güç sevdaların Aslan’a öyle bir aşılamışlar ki Aslan ne zaman zayıf kalsa aklını kaybetme noktasına geliyor. Eko’nun vurulması da Soykanlar’ın güç mekanizmasını sarstı ve Aslan dağıldı. Ayrıca bu ilk kez olmadı. Aslan bunu öfke nöbeti geçirdiği zaman da yapmıştı, fakat o zaman Devin camı kırıp içeri girmişti. Yani onun iradesi dışında gerçekleşmişti. Şimdi neden utandığı için olmadığını düşündüğünü söyleyeyim. Aslan utanmışsa bile Devin’in düğünü kana bulandı diye değil, zayıf göründüğü için utanmıştır. Yoksa durumu karısına açıklayamama durumu asla değildir zira kendisinin nasıl usta bir yalancı olduğuna en ön sıradan şahit oldum, pek utanıyor gibi de durmuyordu.

Aslan ilk bölümde tanımlanırken şöyle deniyordu; manipülatör. O bu özelliğini Devin üstünde kullanmaya başladı bile. Ona yalan söylediği halde bilmiyormuş gibi davrandı. İntikam aldığı halde yapmadığına ve yapmayacağına dair söz verdi ki Devin’i inandıracak kadar profesyoneldi . İşte o zaman aklımda bir soru dönüp durmaya başladı; peki ya bunu herkes üstünde kullanıyorsa? Aslan elindeki gücün gayet farkında öyle ki bunu kullanmaktan da asla çekinmiyor. Amcasıyla ilk kapışmasını hatırlayın; onun olmayan inşaatı tek gecede patlamıştı. Şimdiyse ona göz dağı vermek için koca bir çimento fabrikasını yaktı hem de hiç düşünmeden. Üstelik o herkese işleri temize çekeceğim demesine rağmen bunları hukuki yolla yapmak yerine kendi kurallarına göre yaptı. Peki gerçekte Aslan kim? Karanlıklar prensi bir narsist mi, yoksa hayatını temize çekmeye çalışan bir mağdur mu? Belki de her ikisi. Ama artık bildiğim bir şey varsa o da Aslan’ın daha hiç bilmediğimiz yönlerinin olduğu ve bunlara çok yakında tanık olacağımız.

Aslan Soykan ailesinin kıymetlisi, ama bir o kadar da o ailenin koruyucusu konumunda. Hülya gücü elinde bulundursa da onun asıl güç kaynağı hala Aslan ve o bunun gayet farkında. Aslında bir tek o değil Ati de, İbo da biliyor bu gerçeği, zaten o yüzden bu kadar tedbir almaya çalışıyorlar. Çünkü Cihan’ın da onu tanımladığı gibi o gerekirse sevdikleri için ölür de öldürür de. Yine de bu güç savaşında gücünü en iyi kullanan kişinin Aslan olduğunu düşünüyorum. Çünkü fırsatı vardı ama Ati’ye sadece göz dağı verdi hâlbuki istese onu ortadan kaldırıp kanalına çökebilirdi. Amcasının mallarını kendine paye edebilir, Cihan’ın değil düğününe katılması bulunduğu semtten geçmemesini sağlayabilirdi. Ama o bunların hiçbirini yapmadı. Evet elindeki gücü intikam almak için kullandı ama bunu minimum derecede kullandı aynı zamanda. Annesi yahut amcası gibi güç delisi olduğunu düşünmüyorum ben Aslan’ın. Aslan sevdiklerine karşı koruyucu bir role büründüğü için onların riske girdiği durumlarda o kaçmak istediği gücü kullanmaktan çekinmiyor. Aslan da ailesi gibi gücün etkisinde ancak bu bir Hülya seviyesinde değil diye düşünüyorum. Bu ana kadar Aslan’ı bu kadar öfkeli görmedik. İlk kez onu böyle adımlar atarken gördük, sebebi de karısının, kardeşinin hayatının riske girmesiydi. Yaptıklarını tasvip etmesem de Aslan’ın motivasyon kaynağı sevdikleriydi, gücü kaybetmeme savaşı değil.

Ailenin en güç delisi hatta kontrol manyağı kim diye sorarsanız net cevabım Hülya olur. Ailenin kontrolünü elinde tutmak için yapamayacağı şey yok. Buna evlatlarını harcamakta dahil bana kalırsa. Bu bölüm Hülya ile ilgili bir düşünce tüylerimi diken diken etti. Şu an için elimde vicdani bakışlardan ve Hülya’nın hareketlerinden başka bir şey olmasa da Hülya’nın Leyla’nın sevgilisini öldürmüş olma fikri kanımın donmasına sebep oluyor doğrusu. Ama ilk bölümde Aysel’i gözünü kırpmadan öldürmeye kalktığını oğlunu dahi zorla içeri girmeye kalkarsa öldürmelerini emrettiğini düşünürsek bunu yapması da pekala mümkün. Aslında itiraf etmek gerekirse bu suikast işinin ben en çok Hülya’ya yarayacağını düşünüyordum ki fikrim hala aynı yönde. Amcası mallarından, Ati kanalından ve itibarından olurken Hülya bu sayede oğlunun çiftlikte kalmasını sağladı. Üstelik bu sayede oğluna “Senin yapamadığını ben yapabilirim” mesajı da vermiş oldu. Arada kaynayansa bunca yıla rağmen acısından hiçbir şey eksilmeyen Leyla oldu.

Her şey, herkes bir yana bu hafta içim sızladı Leyla’nın yarım kalmışlığına. Kendini ve aşkını ifade etmek için yazdığı dövmeyle nasıl paramparça olduğunu tek kelimeyle gösterdi; Saudade. Bu sözcüğün anlamına baktığımdaysa başımdan kaynar sular döküldü desen yeridir; “Kavuşamayacağımızı bildiğimiz kişiye duyulan derin özlem.” Ne kadar anlamlı bir söz ve Leyla’nın ne kadar büyük acı çektiğini gösteren bir sözcük. Hani Leyla benden neden utanıyorsun diye sordu ya annesine. Bence annesi o an ondan utanıyordu, ona yaptıklarından utanıyordu yani ben Hülya Soykan’ın gözlerinde onu gördüm.

Hayat bir şekilde hepsi için devam ediyor, Aslan bu saatten sonra Devin’siz yasar mı bilemiyorum ama ona ihtiyacı olduğu çok açık.

Devin’in de Aslan’a çok ihtiyacı var ve onu tedavi de etmek istiyor. Ailesine tanık oldukça Devin için durum iyice içinden çıkılmaz bir hal aldı. Cihan ile olan işbirliği de onun aslında nasıl çaresiz olduğunu gösteriyor. Ancak Cihan ve Aslan arasında bence hala kimsenin bilmediği bir anının gölgesi de var. Yusuf Soykan hariç, iki kardeşten Aslan özellikle tahammül edemiyor. Alkol meselesinde aslında bir şeyler hissettim ancak hala emin değilim. Ancak emin olduğum tek şey var : Cihan, Aslan için kırmızı çizgi. Devin çok tehlikeli bir noktada dolanıyor diye düşünüyorum.

Devin çok aşık olmasa büyük ihtimalle Aslan’ın manipülasyonlarını da anlardı. Ancak aşk ve mantık aynı köyden değildir. Biri geldi mi diğeri tatile çıkar en azından cicim ayları geçene kadar. Bu sebeple Devin’in bir süre daha arafta kalacağını düşünüyorum. Bakalım aşk her şeyi yenecek mi?

O zaman bu haftalık da benden bu kadar haftaya yeniden görüşmek üzere.

 

 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s